27.12.2010

emzirme reformu sobesi...



emzirme reformu, hamileliğimle birlikte haberdar olup takip ettigim bir platform. su aralar blog dunyasindaki anneler de bu platforma desteklerini sayfalarinda bu mime yer vererek gosteriyorlar... sevgili missred beni de davet etti, ben de seve seve cevapliyorum bu mimi...


(1) Türkiye'de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)
ne yazik ki %2 bile degil...

(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?
oglusum henuz 3 aylik, hala anne sutuyle besleniyor...

(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?
kendi isim oldugu icin halen dogum iznindeyim, ek gıdalara gecinceye kadar da devam etmek niyetindeyim...

(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?
ofisim evime cok yakin oldugu icin, ek gıdalara gecesiten sonra arada emzirmek icin eve gelebilmeyi hedefliyorum, bakalim...

(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?
hayır


(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?
henuz 2 kez  avm emzirme odasi, 1 kez de havaalanindaki emzirme odasini kullandim... bir problem yasamadim... bunlar disinda 1 kez de bir restoranda emzirme ortusu ile emzirdim oglusu... pek konforlu oldugunu soyleyemeyecegim... ama etraftaki insanlarin tepkisi ya da bakislari acisindan bir olumsuzluk yasamamama ragmen bende biraz tedirginlik oldu dogrusu.. zamanla atarim diye dusunuyorum...


(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?
hamileligim sırasında bir arkadasimin tavsiyesiyle Gülbin Gökçay in 99 sayfada bebek beslenmesi isimli kitabini okumustum... tüm anne adaylarının okuması gerektiğini düsünüyorum...  emzirme konusunda inanilmaz bir motivasyon sagliyor... bunun disinda sevgili de bu konuda bana çok destek oluyor sagolsun... 

(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan "sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?
sadece ilk haftada boyle bir hava oldu gibi, ama etrafimdakilere de dogum oncesinde, yukaridaki kitapta üstüne basa basa bahsedilen bu konuya dair paragraflari bolca okudugum icin pek onemsenecek duzeyde degildi... sonrasinda zaten oglusun misli misli aldigi kilolar bu konunun hemencecik kapanmasini sagladi...  
ama ilk haftada yasadigim tek bir olay (oglusu emzirirken yutkunuyor mu diye egilip dinlemeye calisma!) bile gayet sinir bozucuydu, emzirme konusunda annenin kendine guveni, huzuru en onemli etken bence...

(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?
biliyorum, ve sonuna kadar destekliyorum... annelerin, bebeklerini sadece anne sutuyle beslendikleri ilk 6 ayda is stresi, saat mevhumu gibi olumsuzluklar olmaksizin huzur icinde beslemelerinin en dogal hakları oldugunu dusunuyorum... 


(10) Emzirme Reformu'nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için
http://emzirmereformu.com/ adresindeki formu doldurmanız yeterli.
evet destekledim...

ben de tatli Deniz kizinin annesi Demet i, huysuz ve tatlisi ni, ve ibeking i bu ankete davet ediyorum...

4.12.2010

parmaklarımın arasında çok önemli şeyler var...


boşuna uğraşmayın...
ellerimi açmam...
parmaklarımın arasında çok önemli şeyler var, TÜY TOPAKLARI...
onları biriktiriyorum ben...
kimselere de vermem...

2.12.2010

hergün, yarın...


hergün akşam diyorum ki;

yarın oglus uyudugunda ben de biraz kestireyim
yarın, kullandıgım toshinin icini biraz temizleyip, düzenliyeyim ki yeni vayoya guzelce aktarabileyim
yarın, nette biraz zaman gecireyim
yarın, doktorumun verdigi hareketlere baslayayım
yarın, yeni bir post yapayım
yarın, ugradıklarıma bir iki yorum bırakayım
yarın, bi besiktas turu yapıp banka vs islerimi halledeyim
yarın, oglusa bir ögünü buzluk sutlerimden verip beyoglunda bi sürteyim
yarın, bi sürpriz yapıp ofise ugrayayım, ofistekilerle beraber bi ögle yemegi yiyeyim

diyorum da diyorum....

.

28.10.2010

ne çabuk...



inanılır gibi değil, 1.ay kontrolüne gideli 10 gün olmuş... ne zaman, hangi ara, nasıl geçti bu süre farkında bile değilim...

ev içinde kendi yoğunluğumuz, gelen giden, arayan soran, bizi bu sürede yanlız bırakmayan dostlarımız, sevenlerimiz derken hiçbirşey anlamamışım...

tek anlamadığım şey zamanın akışı değil tabii, bi de oğluşun büyüyüşü var... bu çorapları ilk günlerinde ayağından kaçıyordu oğluşumun, geçen gün giydireyim dedim ki küçülmüş bile...

neymiş, yediği helal, giydiği harammış...

evdeki yoğunluk da benim alışkanlıklarımdan biraz farklı, ne de olsa ilk defa evde asiste ediliyorum... mesela artık sadece gelen misafirlere canımın yapmayı istediği pasta börek nevi şeyleri yapmak için mutfağa giriyorum, ayıptır söylemesi... hatta dürüst olayım, canımın yapmak istediği değil, bilakis canımın istediği şeyleri yapıyorum, misafir de bahanesi... ben sadece oğluşumla ilgilenip, kalan herşeyi yardımcımız hallediyor şimdilik ancak ben işe döndüğümde nasıl tümünün üstesinden gelecek diye düşünmüyor da değilim... eh işte insan her daim kaygılanacak birşeyler buluyor...



günleri dolduran bir diğer konu da dışarı çıkma silsilesi... doğumdan önce hergün mutlaka dışarı çıkarayım diyordum, şimdi buna bayyaa bi gülüyorum... çünkü bazı günler sadece hadi çıkalım, yok bi karnı doysun öyle çıkalım, yok altını temizleyip öyle çıkalım çabalarıyla ve sonuçta başarılı olamadan geçiyor... cidden zor işmiş bebekle sadece evden dışarı çıkmak, henüz ev dışında sosyalleşmenin bahsini bile edemiyorum... ufak park turları, bir iki avm turu - sabah saatlerinde - ve bir de nişantaşında kısa bir iş halletme turu bahsettiklerim...

neyse, bugün itibariyle 40ımız çıkmış oluyormuş... K. ablamız dün oğluşun banyo suyuna bişeyler mırıldandı, üfledi falan... yan yan güldüm ben de... bu 40 günü, pek lohusa gibi geçirmemiş olsak da, artık onun ve tüm büyüklerimizin de icazetiyle, beklesin bizi sokaklar...

9.10.2010

anlatılmaz, yaşanırmış...


oğluşum, acaba biraz erken gelir de olur mu dediğimiz babasının doğum gününde, anneannesiyle dedesinin biz artik orada olalım diyip geldikleri günün tam ertesi günü, babaannesinin sanki bana bu haftasonu doğacak gibi geliyor ben her ihtimale karşın gelsem ve orda mı olsam dediği günde, halasının bi arkadaşının nikahı için istanbula geldiği ve hazır ben gelmişken yeğenim de gelsin artık bugün dediği; 18 eylül gününün ilk saatlerinde, su kesesini patlatıp hepimizi şaşkına çevirdi...

sonrasındaki süreç hiç ummadığım şekilde geçse ve acaba bu tarih bitmeden doğacak mı diye doktoruma sorma ihtiyacı hissedecek kadar uzasa da, nihayet akşam 19:15 te oğluş kollarımdaydı... gerçi, hem ben normal doğum konusunda bu kadar tutkulu olmasam, hem de doktorum beni bu konuda biraz daha az destekleseydi, oğluş muhtemelen su kesesinin patlayıp suyun bitmesini takiben geçen 12 saatin sonunda, öğlen 13:00 sularında çoktan sezeryan doğum ile dünyaya gelmiş olurdu...

bu konuda doktoruma çok güveniyordum, beni gereksiz yere kesmeyeceği konusunda yani, sağolsun güvenimi boşa çıkarmayıp, hem şartları hem de beni son raddeye kadar zorladı, ve doğum konusu benim için, içim rahat ve huzurlu bi şekilde son bulmuş oldu...

aslıda son kontrollerde oğluşun kilosu arttıkça ben de biraz erken doğması için dua eder olmuştum, zira tam zamanını beklese ya da biraz geçseydi bizim toraman muhtemelen 4 kiloyu bile geçip, mecburi istikamet sezeryan yolunu açacaktı... 1,5 haftalık erken geliş süresiyle ölçülerimiz; 3635gr, 53cm...


bu konudaki en komik şey de, şu her bebek için alınan hastane çıkış setini kulanma süremizle ilgili oldusanırım. içim rahat bi şekilde hastane çıkışı bizde gerçek anlamını buldu diyebilirim... çünkü sadece hastaneden çıkıp eve gelinceye kadar giydirebildik! eve geldiğimizde oğluşun bacaklarının kıvrık durduğunu farkettik önce, sonra anladık ki meğer kuzuya kısa gelmiş tulumu... diğer bir 3lü yeni doğan tulum setiyle birlikte verilecekler poşetimizin ilk parçaları oluverdiler...

şimdi günler, hem genelinde birbirine çok benzer, hem de detayda birbirinden apayrı şekilde akıp gitmeye başladı ve oğluşum 21gün yaşında oldu bile :)))

doğumdan itibaren oğluşla ilgili bir günlük tutuyorum ve farkettim ki hergün yeni birşey yazıyorum günlüğe, ilklerimize dair... çok acaip bişey, gerçekten anlatılmaz yaşanırmış...

14.09.2010

yenilikçi bir yaklaşım, yemek kitabında bile...




İtalyan mutfağı diyice akla ilk gelenlerden biri de çeşit çeşit makarnalar oluyor tabii... işin içine biraz girince makarna diyip geçmemek gerektiğini anlıyor insan... ama italyanlar bu konuyu biraz daha bi abartmışlar ve makarna-sos ikilisinin mükemmel birlikteliğini doğru şekilde uygulayabilmenin doğuştan gelen bir yetenek olduğunu savunuyorlar... 

the geometry of pasta isimli kitap da, işte ağırlıklı olarak bu konuya meydan okumaya yönelik bir kitap... doğru makarna türüyle doğru sosu kombine etmeye yönelik içgüdüleri geliştirmeyi hedefliyor... tarifler de michelin yıldızlı şef Jacob Kennedy e ait...

                         
bence kitabın amacı ya da tariflerinden daha çok tasarım yönü ağır basıyor... zira bu kitapta alışıldık yemek kitaplarından farklı olarak, tariflerde fotoğraflar yerine, sadece siyah beyaz illüstrasyonlar kullanılmış... 
bu yönüyle de sadece yemek kitabı değil, koleksiyonluk bir tasarım kitabı olmuş... 
makarna ustası olup, doğru makarnayla doğru sosu kombinleme konusunda uzmanlaşmak için cidden son derece farklı ve şık bir yol...


.

12.09.2010

mimari adımlar...


bu aralar evdeyim ve ofis günlerime göre biraz daha boş vaktim var... bu durumda aslında sürekli ilgi alanımda olup, meslekten de kaynaklı hayatımın parçası olan tasarımla ilgili takip ettiğim yenilik vs. ye biraz da burada da yer verebilirim... zira bu blogu yazmaya başlarken, içinde kesin yeralacak diye düşündüğüm bu başlık malesef zamansızlıktan altı doldurulamamış bir başlık olarak kalmıştı... bu günlerde belki biraz açığımı kapatabilirim...

birçok meslekte olduğu gibi, bizde de had safhada, gerek ulusal gerekse uluslararası güncel yayınları, konferans, söyleşileri, siteleri takip etmek olmazsa olmaz bi durum... bi de tabii, ismi ezber olmuş üstadların işleri var... rem koolhaas da o üstadlardan... projeleri en ses getirenlerden...

tasarım gücü acaip bişey, hayata dair bisürü alanda kendini gösterebiliyor... koolhaas da bu güce fazlaca hakim bi mimar olarak başka konularda da kendini göstermiş, ve hollandalı ayakkabı markası United Nude için tasarımlar yapmış... ben modelleri cidden farklı ve çarpıcı buldum... modaya dair ürünlerde, çizgi, doku, kütle etkisi gibi mimari dokunuşları böylesi hissetmek çok hoş...

11.09.2010

gündem...



bu aralar gündemimiz pek dolu, pek değişken... pazartesiye kadar gündem kirmizi hanim konsere gidecek mi idi... bu konu üzerine türlü sebeplerle telefonlar açıp, konuyu gidip gitmeme konusundaki kararıma getirip beni gitmemeye ikna etmeye çalışan tüm arkadaşlarım da ayrı bir konu... (tümüne sonradan ayrı ayrı teşekkür edicem, özellikle de dönüş yolundaki sefalet hikayelerini dinledikten sonra) ee ne de olsa, konsere bir hafta kalıncaya kadar, paşalar gibi presale den saha içi biletini almış ve gerekirse eline bir tabure alıp inner circle da konser izleme niyetlisi bir cengaverdim ben... ama hayatımda ilk defa ruhum ve bedenim birbirine uymadı bu konuda ve yaklaşık 1-2 saat ayakta kaldıktan sonra mutlak suretle uzanmamı gerektiren bir bel ağrısıyla konser sevdamdan son bir hafta içinde vazgeçiverdim...
neyse bedenim bana boyle bir yamuk yaptı ama aynı zamanda ruhuma iyi gelen hormonlar salgılama işini de pek iyi ayarladığından olsa gerek, hiç de o kadar kötü hissetmedim kendimi... ne de olsa asıl hevesimi geçen sene gerçekleştirmiştim, benim için önemli olan o hamleyi yapmış olmak, o heyecanımı o zaman, orada yaşamaktı...


ikinci önemli gündem konumuz ise, malum bayram tatili... ben de, sevgili de, ilk defa bir bayram tatilini istanbulda geçiriyoruz da... ilginç bi durum tabii, bunca zamandır haldır haldır tatil planları, hazırlıkları yapmaya alışmış bünyelerimize hayli garip bi deneyim oldu bu... ama bunu da tatmak lazımmış cidden... gerçi biz bu sefer biraz da şanslıyız çünkü birçok arkadaşımız da bayramda burada ve evdeki yat yuvarlan ve film seanslarının dışında da programdan programa koşmaktayız... 3. gün bitti, şimdiden bedenime de ruhuma da iyi gelen bir tatil oldu bu... 

en önemli ve önceki iki gündem konumuzun asıl sebebi, gerçek gündem konumuz olan hamileliğe gelirsek, sayfada sağ üstteki ayıcığın da söylediği gibi son günlere geldik artık... kontrollerimiz artık haftada bir oldu, ve her defasında nst ye bağlanıyoruz oğluşumla... hazırlıklarımız da büyük oranda bitti, bitmeyenleri de pek takmıyorum, zira deneyimli arkadaşlardan da öğrendim ki o hazırlıklar hiiç bitmezmiş... 

bu arada bizim arkadaş çevremizde şu ana kadar birkaç arkadaşımızın bebeği vardı, ama bu sene bu tablo inanılmaz değişiyor... ben de inanamıyorum ama, en yakın görüştüğümüz arkadaşlarımızdan 10 çift bu sene bebek sahibi oluyor, 3 tanesi doğdu, 7 tanesi de yolda... yani bizim oğluşun kankaları şimdiden hazır gibi... 





şu aralar bolca sosyalleşmek, deneyimli arkadaşlarımın çokca tembihlediği bişeydi... malum, oğluş gelince bi süre bizim ona, onun bize ve hayatımıza alışma sürecimiz olacak... bunun en son noktasını da geçen pazar yaşadık sanırım... aynı gün, sabah kahvaltısı, öğleden sonra çayı ve akşam maç izleme seansı olarak 3 farklı çift arkadaşımızı ağırladık evde... tamamen tesadüf tabii, genelde böyle programlarda ikiyi geçirmemek iyi oluyor... yukarıdaki resim de sabah kahvaltımızdan... 

bu bekleyiş de ilginç bişey, doktorumuz daha bir hafta sonra her an gelebilir diyeceğiz dese de, bendeki kelebekler çoktan havalandı bile...


2.09.2010

artık evdeyim...


artık evdeyim, bunu soylemek icin biraz gec bile kaldım, zira son tatilimizi de tamamlayıp dönmemizle bilikte  2 hafta bitti bile; tabii arada sevgili yurdisindayken yaptığım 2 günlük mesaiyi saymazsak... simdi tüm konsantrasyon ve efor; ev ve bebekle ilgili şeyler satan yerler üzerine...

son tatil malesef hiç ummadığım şekilde geçti... kış tatili gibi, kapı pencere kapalı, tamamen klimatize ortam bağımlısı oarak, bir o yana devrilip yattım, bir bu yana... deniz desen anca akşam 5ten 6dan sonra... o da zaten serinletmeyecek kadar ısınmıştı, bense girince biraz ürpermeyi seviyorum, tabii çeşme çiftlik kadar olmasa da... sonuç, klima, vantilatör ve günde 3 kez duş derken, kendini koruyamam ve kaçınılmaz nezle oldu benim için... neyseki ateş, öksürük aşamalarına gelmeden ve doğru dürüst ilaç da kullanmadan atlatabildim...



bu sene tatil sezonunu 15 ağustosla sınırlandırıp, tüm bu süreye de 4 tane tatil sıkıştırınca, bizim hazırlıklar da biraz geç mi kaldı ne... neyse bu geçen 2 haftada, hazırlıklarda ivmeyi öyle bi arttırdım ki, kendim bile şaştım, listede üzerine check attığım maddelerim böylesi azalıvermesine...


ahh bi de herşeyimi kendim halledicem edalarım da biraz azalsa... ama nerdee... şu aralar kurdeleler, tüller, elyaflar üzerine uzmanlık geliştirmekteyim... yani bebek şekeri ve kapı süsü yapma derdine düştüm... ehh, düğününde de gelinliğini kendi çizip, gelin tacını kendi tasarlayıp yapmış birinden de daha farklısı beklenmezdi heralde...



bi de doğum olayı sanki bir milatmış gibi bir his oluştu bende... özellikle evle ilgili bisürü şey doğumdan önce tamamlanmalıymış gibi geliyor... bu bi sürü şeyin çoğu da kendi kendime uydurduğum şeyler aslında... evdeki bütün dolaplarım toptan boşaltılıp yeniden yerleştirilmesi, mutfaktaki kavanozların teker teker yıkanıp tekrar doldurulması, atılacak ya da verilecek herşeyin elden geçmesi, vesaire vesaire... tabii, bu kadar iş çıkarınca başıma, bi türlü tamamlayamayıp, dövünmeler de cabası...


bu hafta sonu itibariyle bu duruma bir son verip, ayaklarımı uzatma evresine geçmeyi planlıyorum... herhangi bir olağandışı durum olmazsa son 3-4 haftanın içindeyiz ne de olsa...
hala, yine de garip geliyor...

30.07.2010

bu tatil bitti...


bol yatmalı, bol yemeli, bol yüzmeli hic bitmeyecek gibi gelen tatil, bir solukta bitiverdi... bu seneki çeşme tatilinden kalanlar ise;

- bir hafta içinde iki kez, evet tam iki kez, benim deyimimle 'ılıca the seyşeller' gününe denk geldik... biri haftaiçiydi ve plaj yeter derecede boştu... ikincisi malesef plajın en dolu olduğu pazara denk geldi, ama onda da sabah erken saatlerde gidip, suyun tadini çikarip, fazla kalabalığa kalmadan dönebildik...

- sevgilinin kuzeni aracılığıyla dalyanda balık kooperatifinden biriyle tanıştık... sayesinde bir haftada iki kez deniz levreği ziyafeti yaptik.. bu arada, balık satışında da artık 3 kategori varmış... deniz, çiftlik ve kaçak... kaçak kategorisi, daha küçükken çiftlikten kaçıp kendisi büyüyenlermiş... firariler yani, çok güldüm...

- bu sene bahçe, hem baharda çok yağmur yağmasının hem de seviglinin annesinin  ihtimamının da etkisiyle daha bi formundaydı...

- babylonun ayayorgiye taşınması süper olmuş... hem de ayayorginin bence en sevimli, geniş, ağaçlıklı alanına... ohhh hem ayayorgi denizi, hem babylon, daha ne olsun...

- tchibodan aldığım yeni şişler, özellikle alaçatı pazarının minik kabaklarında çok iyi performans gösterdiler... ikili olduklarından çevirirken çok rahat oluyor-muş... ben mangalcıların elçisiyim, tavsiye olunur...

- iki senelik ısrarlarım sonucu, bu sefer çiftlik altınkum a gittik nihayet... ortalıkta gezen o kadar güzel fotoğraftan sonra, hala görmemiş olmak dokunuyordu açıkçası... yanlız fotoları koyan arkadaşlar biraz da suyun sıcaklığından bahsetselermiş iyiymiş... hayatımda bu kadar soğuk suya girmemiştim... gidişimiz de benim için olunca denize girmeme gibi bir hakkım da olamazdı... ama su güzeldi; tabii bi de o kadar titretmeseydi...

- shantel konseri de çok eğlenceliydi... aynı gün cranberries konseri de olunca, biz sanki private bir garden party de shantel dinlemiş gibi olduk... hamile halimle benim için çook iyi oldu bu durum, rahat rahat hem izledim, hem dansettim...

- çeşme marina da bayya keyifli bir yer olmuş doğrusu.. bi de o kadar kalabalık olmasa... bu sene çeşme daha bi başka kalabalıktı zira... herhalde bir 10 yıldır çeşmeye giderim, meydanı falan hiç o kadar dolu görmemiştim... bi de çok fazla gurbetçi dikkatimi çekti... nasıl çekmesin ki, o kadar kalın altın zincirli tip dolanırken ortalıkta...

- tatil boyunca, mutfakta da birkaç aktivitem oldu... en önemlisi yeni bir limonata tarifi denedim... eskiden şuradaki tarifle yapardım, bu ise en klasik yöntem sanırım... biraz uğraştırıyor ama, lezzeti süper... yapım aşamalarıyla tarif ve foto aşağıda...


tarif şöyle, 8 tane limonun 6sının kabukları rendelenip, limonlar da küçük küçük doğranıyor... üstüne 2 bardak toz şeker ve birkaç dal taze nane ilave edilip iyice ezdirerek karıştırılıyor... kalan 2 limonun da suyu eklenip buzdolabında birkaç saat beklettikten sonra süzülüp, tadını nasıl isteniyorsa o kadar suyla seyreltilip, keyfe keder süslenerekten mideye indiriliyor...

bu tatil böyle geçti, çok da iyi geldi... şimdi bi aksaklık omazsa daha güneylere bir tatil daha olacak... zaten sonrasında; 15 ağustos itibariyle de, artık istanbul dışına çıkmam yasak olacak... biraz da istanbulu beklemek gerek...

19.07.2010

biraz tatil...



doldurdum valizimi, en renkli, en desenli, en uçuş uçuş elbiselerimle... zaten anca elbise giyebiliyorum bu sıcaklarda... gerçi geldiğimiz yer hep eser, istanbul gibi bunaltmaz... shantel biletleri de tamam... biraz tatil...

.

13.07.2010

evde yeni faaliyetler...



mart ayının başlarıydı sanırım aysun hm. ile ilk yazıştığımızda. 'kontenjanım dolu malesef size sut getiremem şu anda, ama sıradasınız, kontenjan açıldıkça geri dönüş yapıcam' deyince nası üzülmüştüm... ama aysun hm. sözünde durdu, artık iki haftadır pazartesi sabahı kapımızın zili çalıyor ve 5lt lik misss gibi sütümüz teslim ediliyor...


önceleri süt, haftada bir iki kez müslili kahvaltılar, bi de arada bir yapılan tatlı, kek vs için evimize girerken, hamilelikle birlikte dolabın olmazsa olmazı oluverdi... tam içime sinmese de günlük sütle idare ettim bu sürede... ama şimdi taa silivriden gelen sütümüzün tadını ve kıvamını görünce keşke daha önceden alabilseymişim diyorum...


gerçek süt, içtiğiniz bardaktan su gibi akıp giden değil  beyaz beyaz izler bırakan birşeymiş... tadı kendinden şekerli olan, kaynatınca üstünde bir parmak kaymak tutan...


aysun hm. a ulasmak icin; aysunthesutcu@gundonumu.biz.tr adresine yazmanız gerekiyor....


teslim için en az miktar 5t olunca, biraz gözüm korkmuştu açıkçası, tüketemeyip ziyan ederiz diye... ama iki haftadır hiç de öyle olmadı... 5in; 2sini içmek, 2sini yoğurt, 1ini de sütlü tatlı için paylaştırınca, geriye birşey kalmadı...


bizim teslimat pazartesi günü olunca, sütlü tatlı tüketimi de haftasonları hem bizim evde daha çok vakit geçirmemizle, hem de gelen gidenimizin artmasıyla arttığı için; 1lt lik kısmı ben, kaynatır kaynatmaz metal kapaklı resimdeki gibi geniş ağızlı bir şişeye aktarıp, hemen ters çevirerek konserveleyip hava almasını engelliyorum... böylece perşembe akşamı sütlü tatlı yapmak için açtığımda hala taze oluyor...


yoğurt konusuna gelince, itiraf edeyim hayatımda ilk kez yaptım... hem annelerden hem de arkadaşlardan bi çok önemli bilgiyi birleştirdim, ve sonuçlar hiç de fena olmadı, başlangıç için... yapmayı düşünen olursa bendeki tüyolar şöyle; döküm tencere gibi her tarafına eşit ısı yayan kaplar bu konuda tabanı kalın cidarları ince tencerelere göre daha avantajlı... 2lt lik yoğurt için 2tepeleme yemek kaşığı mayalık yoğurt yeterli geliyor... içine bir çimdik tuz atmak kolay ekşimesini engelliyor... bi de tencerenin kapağını kapatmadan önce kağıt havluyu kapağın hemen altına gerdirerek koyunca, kağıt tenceredeki fazla nemi alıp dengeledigi için sulu olması ihitmali biraz daha azalıyor...


evet, market rafından sepete atmak, evde de kolayca tüketmek kadar basit değil... bi sürü iş çıkıyor insanın başına... ama söylemişlerdi, çocuk fedakarlıktır diye... eee başladık biz de....

9.07.2010

günler geçerken...



nedense haziran pek bi çabuk geçti bana bu sene... oysa içinde 4günlük roma, 3 günlük izmir, 8 günlük de anne,baba, kardeş yanı memleket tatili de vardı ama... hemencecik bitiverdi, hatta bi de üstüne temmuzdan da 1 hafta da bitti bile... bu ay;


- kankiyle bi akşam iş çıkışı bu seneki bebek şenliğine uğradık... hem standları dolandık ciciler baktık, hem de sonrasında ortaköye kadar sahilde yürüyüş yaptık, keyifli oldu... daha önce sitesinden aldıklarımın kargodan bi türlü bana ulaşamamasıyla ilgili bolca konuşup mailleştiğim sadi tekin le tanıştım, tabii bi de beğendiğim kedili yüzüğü aldım...
- bu seneki doğumgünümü şantiyede geçirdim, bayaa bi farklılık oldu hani...
- kendime şeker pembesi mi denir yavru ağzı mı denir bilmiyorum bi  ayakkabı aldım, hediye...  renk biraz iddialı ama uygun güzel de bir çanta beğendim, onu da alınca tutmayın beni...
- 8 günlük tatilimin sadece 3 gününde yüzebildim, 3ünde denizin yakınına bile gitmedim, 2 sinde de gittim ama deniz buz dışarısı serin, ben de şezlongda yüze(bilen) leri cıkcıklayandım...
- tatilin içine aşkı memnu finali denk gelince, ahali televizyon başındayken ben de anneciğimin büyük mutfağında yayıla yayıla bi cheesecake yaptım... tüm yat yuvarlan tatilim boyunca mutfakla ilgili tek hayrım da bu oldu galiba...
- benim ve kankimin aldıklarından sonra kardeşim de oğluşa dayanamayıp ayakkabılar almış... hangi dönem kaç numara ayakkabı giyecek kestiremiyoruz ama bu ayakkabı almamıza engel değil maşallah... oğluş biraz ayakkabı sever bir aileye geliyor, orası kesin...
- dün önemli bir tarihti bizim için, hamilelikte önemli bir dönemeci geçmiş bulunuyoruz, 28 hafta dönemecini...
artık oğluşla ilgili hazırlıklarımıza daha bi içimiz ferah başlayabiliriz... doktor onayıyla... arada kaçak göçek aldıklarımızı saymıyorum tabiii... yaşasın, kutlu bebek alışverişi turları...  bi de, etrafımızdaki herkes ve hatta doktorumuz bile bizi isim konusunda sıkıştırmakta ama bizde tık yok henüz... bakalım o da olur...
- dün bi de amerikan hastanesindeki doğum öncesi hazırlık programımızı da tamamladık... yani ben tamamladım... zira sevgili iki kez geldi, onu da ilgilendiren önemli derslere... bu programın sonunda pek bi ehil ebeveyn adayları mı olduk, tabii ki hayır. ama en azından şöööyle üstünden de olsa bizi neler bekliyor biliyoruz artık...
- geçen gün jazz festivali konserlerinden chick corea ya gittik... freedom band in doğaçlamalarıyla bizi büyüleyeceğini az buçuk kesitrebiliyordum da, 85 yaşındaki caz bateristi roy haynes i öylesi ağzım açık izleyeceğimi tahmin edememiştim doğrusu... chick corea yı belki başka konserlerde de izleme şansı bulurum ama bu konserin hiti tartışmasız roy heynes ti, ve itiraf edeyim ben de tüm dikkatimi ona yoğunlaştırdım... cihck corea için başka sefere, kapalı akustik bir salonda inşallah diyorum...

20.06.2010

romaya dair kısa kısa...



yine hayli gecikmiş bir yazı... döneli 10günü geçti, hatta sonrasında iş için izmire geçip oradan da başka bir kısa tatile başladık bile... bu postu da erken uyanıp, kahvaltı  için ahaliyi beklediğim sakin pazar sabahımda yayınlayabiliyorum nihayet...

------------0-------------

çok dinlenip az gezicez, abartmıycaz diye diye gittigimiz roma seyehati tabii ki düşündüğümüz gibi olmadı... yine son raddede sınırları zorlayarak gezdik...

ammaan neyse, zaten şehrin sokaklarında doya doya sürtmeyince o şehri deneyimlemek de imkansız bence...

gezdiğim yerleri 1001inci kez burada da anlatmak biraz saçma geldiğinden, sadece bana ilginç gelen şeylerden ve bir iki naçizane tüyodan bahsetmek istiyorum...

- roma pass muhteşem birşey... sadece colleseumun girişindeki birkaçyüz metrelik kuyruğun yanından elinizi kolunuzu sallayarak geçip, bekleme süresini gezme süresi olarak kulanmak için bile değer... kaldı ki, fiyat olarak da zaten 3 günlük genel ulaşım kartı kadar bi bedel ödeyip, üztüne de iki müze girişi, detayli ve güncel bir harita ve roma güncel etkinlik kitapçığınız oluyor... nasıl hala bu kadar az biliniyor hayret ettim doğrusu... bu paketi, turizm infolardan ve bilet falan satan yerlerden alabiliyorsunuz...

- aşk çeşmesi de yalamış kardeşim. biz türkler dışında kimse bu çeşmeye aşk çeşmesi ya da benzer anlamlı bi isim vermemiş. çeşmenin adı aslen trevi çeşmesi, o da evlerinin bir cephesinin kapatılıp çeşme yapılmasına izin veren trevi ailesinden geliyormuş. para atma olayı da, sırtınızı çeşmeye dönüp bozuk parayı geriye doğru atıp çeşmeye düşürürseniz -ki bunu kim başaramaz tahayyül bile edemiyorum- romaya tekrar geleceğine inanılırmış. bunun hikayesi de yapımından beri bu çeşmeden akıp duran suların yıllardır aynı kaynaktan aynı şekilde buraya ulaşmasıyla ilgili bir inanışmış. yanii, yok öyle çeşmeye para attım, gönlümdeki prensime kavuşucam hayalleri...


- vatikan acaip biyer, müzeleri gezince sadece ellerindeki sanat eserlerinden bile ne derece zengin oldukları anlaşılıyor zaten... bi de dünyanın tüm hristiyanlarının kiliselere yaptıkları bağışlar falan düşünülürse, neden isviçre ile bu kadar iyi ilişkiler içinde oldukları ve neden tüm o komik giyimli askerlerinin isviçreden geldiği anlaşılabilir...

asıl bahsetmek istediğim ise, vatikanın dünyanın en büyük istihbarat ağına sahip olması... peki neden cıa, kgb falan değil de bunlar... sebep şu; dünyanın heryerinde milyar tane hristiyan düzenli olarak günah çıkarıyor da ondan... bu bana çok etkileyici geldi açıkçası, din sömürüsünün son noktası...

haa bi de vatikan müzelerine girişte sıra beklememek için şuradan rezervasyon yaptırmakta fayda var... özellikle sabah saatlerinde 2 saati bulabiliyormuş girişler... biz bu işi son dakkada hallettik, biraz bekledik saatimizin gelmesini ama en azından güneşin altinda değil de bir cafede...


- çeşmeler italyanın diğer şehirleri gibi burada da aynı. ortalıkta gördüğünüz çeşmelerin tümünden su içilebiliyor. tadı da yine marketlerde büfelerde vs. satılan şişe suların tadıyla neredeyse aynı. ama yok ben erikli gibi yumuşak, içimi kolay suya alışkınım diyorsanız, işte benim size vereceğim tüyo; doğruca biçok yerde sıkça göreceğiniz spar marketlere yöneliyorsunuz ve  sant anna marka 1.5 litrelik sulardan alıyorsunuz. bu suyun hem tadı muhteşem hem de 1.5 litresi 0.5 euro. şaka gibi...



- pazar günü bir heves biçok yerde abartılı bi şekilde bahsedilen porta portese pazarına düşürdük yolumuzu... şu yukarıdaki resimdeki oğluş pappalarını bulmasaydık bir tezgahta, tam anlamıyla vakit kaybı olacaktı bizim için... %90ı çin mallarından oluşan bir pazar burası... sadece iki tane 2. el eşya satan tezgah, birkaç tene de 2-3 euro ya 2. el giysi satan tezgah vardı.. onlara da karşıdan bakmakla yetindim, zira görünen şeylerden hiiç mi hiç kurcalama isteği uyanmadı bende... haaa bi de sadece bir tezgahta zeytin ağacından oyulmuş masif mutfak aparatları vardı ama her ne kadar aklım kaldıysa da bir kaşığa 25euro verecek kadar da etkilenmedim...

- h&m kasımda istanbul forumda kiraladığı 2500m2 lik mağazasını açıyor gerçi ama, bu arada hazır gitmişken benim gibi hem birkaç parça bişey bakarım diye düşünüp, hem de arkadaşlarınızdan sipariş alırsanız, hayal kırıklığına hazırlayın kendinizi... romada toplam 5 tane mağaza var ama bunların 4ü şehrin dışındaki avm lerde... sadece 1 tanesi meşhur alışveriş caddesi via del corso üzerinde ve onda da divided, erkek, çocuk, iç giyim, plaj vs. koleksiyonlarının hiçbirisi yok...

- campo di fiori pazarına da uğradık bi ara, ama buradan da elimiz boş çıktık... makarna, baharat,balzamik sirke vs. için en iyisi sokak aralarında gözünüze kestireceğiniz şık şarküteriler olmalı... zira bu pazardaki ürünler de ben turistiğim, ne tazeyim ne de lezzetli diye bağırıyordu resmen...

yanlız bu meydanda ve bunun gibi meşhur pek çok meydanda, forno isimli fırın zincirinin dükkanlarını göreceksiniz... hiç çekinmeden, kesilip tartılan gramaja göre fiyatlandırılan enfes incecik pizzalardan alıp ayaküstü bir öğlen öğünü yapabilirsiniz... hem çeşitleri farklı, hem de çok lezzetliler...

bi de yine bu meydanın köşesindeki oyuncak dükkanına da bir bakılmalı... birçok el yapımı oyuncak eminim herkesi benim kadar etkileyecektir... gerçi ben buradan renkli doğal taşlardan yapılmış peçete halkaları aldım ama neyse...

- biz romaya ulaşımımızı alitalia ile sağladık... ufak bir uyarı, uçakta yiyecek servisi yok... en önemlisi de alitalia, valizlerde 20kilo sınırlaması uyguluyor ama şu şekilde; valiziniz 20 kilodan fazlaysa üstüne her kilo için para aldığı gibi tek parçayı max. 20kilo kabul ediyor... üstünü 2. bir parça olarak vermeniz gerekiyor ki bu da havaalanında valizinizi bölmek için bir de ekstra valiz almak zorunda kalmanız demek...  biz aşırı seyehat eden bir çift olarak, bu konuda epey pratikleştiğimizden iki parça valizimizin toplamı 19 kilo geldi, içinde otele güvenmeyip yanıma aldığım çarşaf takımı ve havlu niyetine peştemal vs. nin de olduğunu belirtmek isterim... ama biçok kişi gidip kös kös hayli yüksek fiyatlardan yeni valiz almak zorunda kaldılar... benden söylemesi...

- italya diyince insanın aklına tabiiki, makarna, pizza geliyor... ama ben size bir deniz ürünleri restoranı tavsiye etmek istiyorum... burada istanbulda yediğimin yarı fiyatına pamuk gibi bir kalkan ızgara yediğimi, dolaptaki mini ahtapot salatasında da aklım kaldığını belirtmek isterim... restoranın adı,(bunu donunce ekleyebilecegim, ne hatırlayabildim, ne de googleda bulabildim malesef)

- benim gibi kırtasiye düşkünüyseniz, yine corso daki fabriano ya bir uğramanızı tavsiye edeceğim...  son derece sade ve kararlı tasarımlar çok etkileyici... bu mağazada bi de kağıt takılar var kiii... muhteşemler, ama fiyatları da buna paralel tabiiki... bi de sordum, suya dayanıklılarmış, bilginize...


- son tavsiyem de, romanın tarihi atmosferine tamamen kapılmışken size aniden modern dünyayı hatırlatacak bir rota... MAXXI, modern sanatlar müzesi... bu bina, bizim öğrenciliğimizde projeleri sadece çizim aşamasında olup, zaman içinde gerçeğe dönüşen projelerle güncel mimarinin önde gelen isimlerinden biri olan zaha hadid e ait... mimar olarak bizim için, şöyle dünya gözüyle bir hadid binasını deneyimlemek inanılmaz keyifliydi... mimar olmak şart değil tabiii, her açıdan farklı perspektifler veren bu binadan, genel olarak  herkesin etkileneceğine şüphem yok...

birkaç madde diye düşünmüştüm ama bir hayli olmuş... kırmızının romaya dair notları böyle... gidip de faydalanan olursa kulaklarım çınlar sanırım....

3.06.2010

hamile, hamile nereye...


nereye, romaya... sadece 4 günlük kucucuk bi kaçamak aslinda... ama hayatta ummam dediğim kişilerden bile öyle çok 'amman dikkat et' sözünü duydum ki, ufaktan bi şüphe oluşmadı desem içimde yalan olur...

şuradaki tüyoları da copy, paste, print sırasından geçirip yanıma alıyorum, bakalım ne kadarına vakit ve takat kalır... şimdi gidip valiz hazırlamam lazım, ve sanırım içimdeki ufak şüpheleri de yok etmek için yolda bi eczaneden varis çorabı alıcam kendime... hey allaaammm...

25.05.2010

buldum___mu?




şu botlara yanıktım ya hani, geçen gün bunları gördüm topshop ta... alsam biraz beni idare eder mi diye düşünmekteyim...
hem topuklu da değil... malum hamilelikte vücudun ağırlık merkezinin de değişmesiyle, denge kayıpları artabiliyor...
hem, her az buçuk topuklu birşey giyişimde yollarda tökezlemeyeyim diye ciddi dikkat kesildiğim düşünülürse, bunları gönlüm rahat bi şekilde de giyebilirim...
evet aliym, aliym...

11.05.2010

muzlu muffin...


bu tarife bayılıyorum... şimdiye kadar hiç başarısız bi sonuç vermedi bana... o yuzden burada da mutlaka yer almalıydı... hem çok lezzetli, hem de evdeki kalmış, kararmış muzları kullanmak için mükemmel...

bi de benim super dengesiz giden sabah uykularim sebebiyle, erkenden ayağa dikildiğim haftasonu sabahlarimi değerlendirmek için de... pazar sabahı 8 de ayağa dikilince, sevgiliyi uyandırmaya kıyamayıp, kendime çeşitli aktiviteler yaratıyorum mecburen... bu aktiviteleri genelde mutfak civarından seçmemeye gayret etsem de, arada bir böyle kalorili sonuçlar da olabiliyor...

tarif nette banana bread diye arattığınızda karşınıza çıkabilecek tariflerden biri aslında... ama tabii, ben bu tarifi yıllar içerisinde birçok farklı şekillere soktum, evdeki malzemeler falan da bağlı olarak... resimdeki son halini burada paylaşıyorum...

malzemeler:
2 yumurta
1/2 su bardağı toz şeker
3 küçük ya da 2 büyük çok olgunlaşmış muz
1/2 su bardağı sıvıyağ
1/2 su bardağı süt
1 paket vanilya
1 paket kabartma tozu
2.5 su bardağı un
3/4 su bardağı damla çikolata
1/2 su bardağı iri parçalanmış ceviz
(ben bu sefer evdeki sertleşmiş marzipanı - acı badem ezmesi- küp küp parçalayarak kullandım.)

yapılışı:
yumurta ve toz şekeri beyazlaşıncaya kadar çırpıyoruz. iri doğradığımız muzları ekliyoruz. kremamsı bir kıvam oluncaya kadar çırpmaya devam edip, sırayla süt, yağ, vanilya, un, kabartma tozunu ekleyip, en son damla çikolata ve cevizlerle çöyle bir karıştırıp pişiriyoruz... 180derecede, 30-40 dakika yeterli geliyor... ama en iyisi üzeri biraz kızarıncaya kadar beklemek...

3.05.2010

rumeli kavağı balıkçı kahraman fiyaskosu...



pazar günü akşamüzeri, rumeli fenerinde oturan arkadaşlarımızla birlikte civarda biyerlerde balık yiyelim dedik...bizim şehir merkezine dönüşümüzde yolu biraz azaltmak için de fener yerine kavağı tercih ettik...

rumeli kavağını, malum boğaz turlarında görmüştüm daha önce, hiç gitmişliğim yoktu... garip biryermiş, girer girmez arabanızın üstüne atlayan ve sizi kendi retoranlarinin önündeki park yerlerine yönlendirmeye çalışan son derece itici tiplerle karşılaşıyorsunuz...

giderken kafamızda kahraman ismi vardı, ama öncesinde yine çokça bilinen iki restorana da bi bakalim dedik ve girmemizle çıkmamız bir oldu... sanırım istanbuldan uzaklığın rahatlığıyla, bu mekanlarda püfür püfür sigara içilmekteydi... ve bu çok normalmiş gibi, bizi üs katta restoran mekanından soyutlanmış bir yere yönlendirmek istediler, inanılmaz sinirlendik....

o hışımla, ismi de tanıdık olunca ve içeride sigara da içilmeyince direkt olarak balıkçı kahramana yöneldik... mekanla ilgili pek fazla bilgimiz yoktu, sadece gazeteden bi de vedat milor dan duymuşluğumuz vardı... keşke gitmeden önce şuradaki yorumları okusaymışız...

sipariş vermediğimiz bi sürü şey, size şunu ikram edelim, size bunu ikram edelim şeklinde masamıza getirilip, hesaba bi güzel yansıtılmıştı... 3x4 cm lik bir dikdörtgenin yarısı büyüklüğündeki peynirlerin tanesine 5 tl yazılmıştı... menüde 10tl olarak görülen közlenmiş patlıcan, size iki prosiyonluk getirdik diyip, bi de porsiyonu 25 tl den 50 tl idi... bi de son olarak, toplamı 580tl olan hesap nasil olduysa 650tl ye yuvarlanmıştı... tüm bu fiyatların yanında kilosu 100tl olan kalkan nerdeyse en ucuz yemek gibi oldu... hesaptaki bu gariplikleri söyleyince de, kurşun kalem ve el yazısıyla üstünden geçilmiş yeni menü getirilip, hesap 600tl ye indirilmişti, ve kişi başı 100tl iyidir, bunu ödemek zorundasınız gibi bir tavırla karşılaştık...ben hayatımda böyle bir şey görmedim desem yalan olmaz...

burada sorun, yüksek hesap ödemek değil, göz göre göre hem sahtekarlık yapılması hem de kusura bakmayın sizi kazıklıyorum, bunu kabul etmelisiniz şeklindeki tavır... mesela geçenlerde sevgiliyle yıldönümümüzde mimolett i denemiştik... tadacağımız özel lezzetleri biliyorduk ve bunlar için ödeyeceğimiz bedelin farkındaydık ve çıkarken de gerçekten değdi diye düşünmüştük... bu son tecrübemizle, mimolett ucuz kaldı valla...

bunu kaz ciğeri yediğim paraya, közlenmiş patlıcan yiyince anlamış olmam çok yazık...

foto kaynak; mekanı gösteren bir foto olmasını, biraz göz aşinalığı oluşup aman buraya gimeyelim denmesini istediğim için, ancak bu fotuyu bulup koyabildim...

29.04.2010

az kaldı, az...



blog icin aldığım mail adresimi, bi sürü alakasız siteye de verdiğim için hergun bin tane mail alıyorum... şöyle söyliyim, h&m in aylik satış raporu benzeri mailleri bile olabiliyor bunların arasında... tabiii bu maillerin nerdeyse hepsi, bakılmadan siliniyor...

bugun nerden estiyse, birkaç maile bakiym dedim ve accesorize dan gelen mailde bu kartpostali gördüm...
ve evet, resimdekiler gibi bir canta toplamaya ne kadar hazır olduğumu farkettim...

çantada bikini de olduğuna göre, rota güneylere olmalı...
neyse az kaldı, 19 mayısta hava umduğum gibi olur da; terliğin, gözlüğün, bikininin hakkını verebilirim umarım...

28.04.2010

1,2,3,4,5... sayili yasa gereği...


sigara içmiyorum, hayatım boyunca da hiç içmedim... ama bu çikolatalari yerken yasadışı bişeyler yapıyormuşum hissini engelleyemiyorum...

bunun, + 4 kiloda olmam ve tartıda hayatımda hiç görmediğim rakamları görüyor olmamla bir ilgisi olabilir mi acaba...

bebekler 10. haftadan sonra annelerinin yediği şeylerin tadlarini alabiliyorlarmış, sen sonra istediğin kadar çikolata verme çocuğa, bal gibi de biliyor nası güzel bişey olduğunu...

evet bizimki de bilecek...
zaten ben ağzının tadını bilsin diye ugrasiyorum...

26.04.2010

skinnylerimle vedalaştım...


skinnylerimi yıkadım, katladım dolabın en alt köşelerine kaldırdım...
bi sure onlarla pek işim olmayacak zira...
yeni ilgi alanlarim var artik...
aklım fikrim, resimdeki gibi, daha minik kreasyonlarda...
hayırlısıyla diyorum...

19.04.2010

reklam kokan hareketler...


- aaa bu cantadan sende var mıydı?
-ı  ııı, yoktu... yeni aldım...
-yeni mi?
-evet biscuit kundura dan...

zamanında kaçırıp almadığım çantayı, daha elime ulaştığı ilk hafta 2 kez kullandım...
çantamla birlikte gelen sürpriz kitabımı da, bir an önce okumak için sabırsızlanıyorum...

bu arada, standart bir 37 kadını olarak, muhteşem ama 40-41 numara ayakkabılara ağzımın suyu akarak bakıyorum...
zaten kan grubum da A RH+....

13.04.2010

nihayet bizde...


.
uzun suren bir niyet asamasini, nihayet gercege donusturup, lise grubu olarak bizde toplanmayi organize edebildim... ahh tatil, ahh bosluk; boyle bisey iste... rutin calisma temposunda gozunde buyuyen seyler, bos zamanlarda bir zevk oluveriyor... 
.
lise grubu desemde, bizim grubun son kemiklesme donemi lise aslında... baslangici aile dostlugunun da getirisi olarak tek rakamli yaslara dayaniyor aslinda... bir aralar ayda bir rutinimiz vardi artik yok, ama olsun yine de ne aralikla bulusursak bulusalim o samimi ortami solumak iyi geliyor...


.
uzun zaman niyetlenip, bi de bos vakit olunca; ben de bir gun oncesini de katarak hazirladim menuyu... boyle yavas yavas, yaya yaya hazirlik yapmak baska bir zevkmis... ertesi gun ogleye kadar hazırlıklarımı tamamlayıp, fonlu ve manikurlu bir ev sahibesi bile olabildim... tamam itiraf ediyorum, büyüdüm ve pratikligim de biraz artti tabiii...

özet: yasasin bos vakit, yasasin arkadaslar, yasasin muhabbet...
.
.

12.04.2010

en son favorilerimden...

son favorim budur; cinnabon... 
ben tabii ki çikolatalılarından yana kullanıyorum tercihimi... 
derin dondurucuda 3 ay saklanabilen 4lü paketleri de var, böyle bişey dolapta 3 ay bekletilir mi onu bilmem...

7.04.2010

ahhhaaa tatildey-dimmm...


proje teslimi, magaza acilisi vs. derken yogun gecen gunlerden sonra, yaklaşık 4 hafta tatil verdim ben kendime... uzun zamandır hayalini kurdugum biseydi, evde olmak calismamak... 

gerci ben is sanki hayatimda hic yokmuscasina bos gunler hayal ediyordum... arada ofise ugramamin zorunlu oldugu durumlar, katilmam gereken toplantilar falan olsa da, yine de iyi geldi bu sure... 

insan belli bi tempoya alisinca hafta sonlari hatta tatiller bile tempolu geciyor... vaktimi iyi degerlendiricem telasina dusup, bu sefer de fazla doldurabiliyorsun bos zamanlari... benim genelde boyle oluyor-du, ama bu sefer oyle yapmadim... evden hic cikmadigim, izledigim filmi 3.kez izledigim gunlerim bile oldu... 


biraz ev duzeniyle ugrasma, biraz dostlari agirlama, biraz hobiler, biraz da sokaklarda surtme derken zaman nasil gecti anlamadim... bir eminönü ziyaretimden, yukaridaki ciciler cikti... gerci yine sezon sonuna kaldim ve bisuru malzeme artik bitmisti ama, bunlar da yetti bu seferlik... 

besiktasta dolanmayi zaten severdim, bu kez zaman kistasi olmayinca,  haftalık uzuuun bir besiktas tur guzergahi bile cizdim kendime... once; sinanpasa pasajindaki topshop, h&m satan dukkan, sonra 40ambar -her seferinde alicak bisey olmasa da oraya girince buluyor insan- , 7-8 hasan pasa firini -son zamanlarda kepekli galetalarına muptela oldum, kurabiyelerden bahsetmeye gerek bile yok- , coskun et -son zamanlarda sadece buradan sucuk aliyorum, uzun zamandir aldiklarimin en lezzetlisi-, elit profiterol -eve servisi kesinlikle kurtarici, evde her misafir agirlayisimizda ismarlar oldum-, pelit pastanelrinin cikolata zinciri oldugunu ogrendigimden beri daha bir fazla cesitini denedigim valonia - itiraf edeyim bu tatil haftalarinda sehpanin uzerinde duran cikolata seker kavanozum biraz fazla fazla doldu bosaldi-, trendances, sanirim bay sapkaci diye bilinen markanin karisik aksesuar magazasi burasi, -benim icin biraz fazla suslu seyler var ama, arkadaslarimin cocuklarina ve nadiren de kendime guzel seyler bulabiliyorum, yukaridaki taci da bu turlardan birinde denk dusurdum-, ve tabii son olarak, onunden gecip de tchibo ya ugramadan olmaz, ama bu 4 haftada kendimi tebrik ettim, gercekten ama gercekten hic aklimda olmayan, yilda belki bir kez kullanirim cinsinden hicbirsey almadim...

bu hafta itibariyle yine ofisteyim, zira is temposu eskisine dondu yine... bu iyi birsey tabiii, ama arada boyle bosluk yaratabilmek de ofisin biraz yavaslamasi pahasina da olsa degerdi...

bye bye ev hanimi kirmizi, hosgeldin mimar kirmizi...

22.03.2010

son aylarda internet alışverişlerim...



bayya bi zaman önce yazmışım bu postu, sanirim foto yok diye yayınlamamışım... düşündüğüm kolaj fotoları da çekemedim zaten, ama en azından su aralar taptıgım origami etegimin dandik bir fotosuyla da olsa yayınlamalıyım bu postu... hic yazmamaktan iyidir... 
---------0----------

farkettim ki, son zamanlarda hiç yapmadığım kadar internet alışverişi yapar olmuşum... ve haliyle de bi sürü farklı deneyim yaşamışım bu konuda... paylaşıyorum...


- öncelikle son go jane alışverişimle başlamak istiyorum... sonbahar aylarında go jane den iki tane babet siparişi vermiştim... önceki siparişlerimden cesaretle yine standart shipping tercih ettim... veee haftalar haftaları takip etti ve siparişim elime ulaşmadı... bu konuda defalarca ptt kargoyla görüşmelerim oldu, kapıma dağıtım yapan kişinin cep telefonuna kadar ulaştım ama, sonuç olumsuzdu... ve aldığım cevap sadece şuydu, yurt dışı gönderilerde barkod numarası LC ile başlayan paketlerde hiçbir hak iddia edemezsiniz... standart shipping de barkod takibi yapılamama durumu olabiliyormus, bunu biliyordum. ama amerika tarafından türkiyeye ulaştığı bilgisini aldığım ve sonrasında göz göre göre kaybolmuş bir paket için ptt kargonun hiç bir sorumluluk almaması beni hayrete düşürdü... düşünsenize, artık gelen go jane paketlerinden içinde ayakkabı olduğunu bilen biri benim paketimi alsa, güle güle giyse bile, ben hiçbir hak iddia edemiyorum... çünkü türkiyede bunların kayıtları yok... 


burada asıl konu, go jane in bu duruma yaklaşımı oldu... durumumu anlattiğim maile, bu durumu yaşadığınız için inanılmaz derecede üzgünüz diye başlayan cevap mailinden sonra bana önceki siparişim için ödemiş olduğum meblağı tekrar kullanmak üzre bir store credit imkanı sağladılar... bu benim için gerçekten çok önemli bir davranış oldu, zira sırf bu deneyim yüzünden internet alışverişi işine son verebilecek kadar sinirliydim o günlerde...


sonuç olarak o siparişimdeki babetler artık satışta değildi, ben de bot-çizme indirimini fırsat bilip bir bot bir çizme sipariş ettim... önceki siparişte yaşadıklarımı da not kısmına yazdım, ve paketim siparişten birkaç gün sonra elime ulaştı... çünkü sağolsunlar, bir daha böyle bi durum olmasın diye priority shipping ile yollamışlar paketi... ki bu benim odedigim ucretten 15 usd kadar fazlası aslında... uzun lafın kısası go jane, benim için hala sipariş verilebilecek bir site...


- tam zamanını hatırlamıyorum ama, ocak ayı civarıydı sanırım... markafoni den mehtap elaidi kampayasından bir etek sipariş ettim... bedeni tam üstüme göre oldu... tasarımı, kumaşı, dikişi beni fazlasıyla tatmin etti... dolabıma hiç sıkılmadan yıllarca kullanacağım bir parça eklemiş oldum... 


- sonrasında yine ocak ayında, limango dan sevgili için boxer siparişi verdim... kampanya foograflarında, dümdüz görülen boxerlar, bel lastiğinde kocaman ilk defa duyduğum markanın ismi kocaman kırmızı harflerle yazılı olarak geldiler... bi de 3lü setten açtığım ilk paketteki boxer defolu (delik) çıkınca diğerlerine bakmaya bile gerek görmeden kargoya verdim iade için... iade ile ilgili hiçbir sorun olmadı, ürün bedeli kartıma iade edildi, ama hem resimdekinden farklı hem de hatalı ürün gönderen limango iken, neden kargo parası benim sorumluluğumda kaldı pek anlamadım... bence onun da iade edilmesi gerekirdi, ama bununla uğraşacak vaktim ve konsantrasyonum olmadığından pek önemsemedim...


- birkaç yıldır günlük kullandığım parfümlerimden birinin (j. del pozo- halloween) artık türkiyeye gelmeyeceğini öğrenmiştim, yaz sonunda son şişemi alırken... yerini alacak yeni bir günlük parfüm bakıyordum kiii, sevgilinin kardeşi strawberry de olduğunu farketmiş ve ısmarlamış benim için... sürpriz yaptı bana sagolsun... yani aynı parfüme devam...


- son olarak da, sevgilinin deriden de beğendiği botların markafoni de kampanyada olduğunu farkettim bi akşam... mağazada da indirimde olan bot, markafonide bi 50tl daha ucuzdu... hemen sipariş verdik, 43 numara... bot elimize biraz geç ulaştı, ve kutudan 9,5 numara yani 43,5 çıktı... önce deridenden teyid aldık, 43 numaranın aslında 9 olduğu konusunda, sonra markafoniye yazdık, yarım numara büyük diye... gelen cevap ellerinde 9 olmadığı, istersek iade edebileceğimiz şeklinde oldu... ama o sırada deridende de indirim olduğu ve o numara kalmadığı için, bize sormadan yarım numara büyük gönderdiği için markafoniye kızsak da, bottur, yarım numaradan bişey olmaz diyip göndermedik...


deneyimlerim boyle, henuz asla diyecek bir durum yok yani... ama yine de; gormeden, dokunmadan, denemeden alışverişin keyfi, gerçeğiyle kıyaslanamaz bence... artık evde pineklemenin daha çekici geldiği günleri de bitirdiğimize göre, kendimizi sokaklara atıp, elimizde paketlerle salına salına gezme günleri de başlasın diyorum...



1.03.2010

tam benlik...


anadolu yakasındaki arkadas buluşmalarımızda, ilk tercihlerimizden biri  koşuyolundaki kirpi cafe oluyor genelde... menusu, genel ambiansı ve özellikle de yazın bahçesi bunda çok etkili... şimdi bi de yan binayı da cafe alanina katarak, dekorasyonu da yenileyip, daha ferah, daha seçenekli oturma köşeleri oluşturmuşlar...

bi de bu resimdeki şirin sobayı koymuşlar tam orta yere... görür görmez vuruldum... tabii evimde olsa, hergün odun taşıyıp, yok külünü boşaltıp bi de tutuşturma falan işleriyle uğraşır mıyım orası soru işareti...

bizim için daha az koşuşturmali, daha bol keyfi vakitli zamanlar; ki bu emeklilik gunleri falan olur herhalde; bir hayli ilerde... ama olsun, mimar olmanin boyle de bir avantaji da var, onumuzdeki yaz, üzüm bağlarinin ortasinda yapilacak ev projemize böyle bir soba eminim çook yakışacak... ben birkaç faklı modelini beğendim bile...

25.02.2010

sürprizler, sürprizler...



bu aralar çok hoş sürprizler yaptı arkadaşlarım bana... ilk olarak, yurt ve sınıf arkadaşım, meslektaşım, kızımız ilk göz ağrımız doğa mızın annesi Beylemim, el yapımı kırmızı kaplı defterimi hediye etti bana...
sonraa,  çocukluk arkadasım Demetten; deniz kızlı takvimim ve deniz kızının okurken bile acaip keyif veren çalışmalarından kartım olan paketim geldi kargodan... bu arada takvim 12 aylık tabii ama bizim bu sene gözümüz hep martta olacak, o kesin artık...

bi de son olarak pazartesi akşamı evine gittiğim yine çocukluk arkadaşım S., kocaman bi çanta verdi bana, içi buralarda pek bulunmayan monsoon ve french connection  dan güzel cicilerle dolu... çantadakilerden bir iki parça seçicem zannedip, sonra hepsinin benim olduğunu öğrenince bu aralar daha bi şanslı olduğumu düşünmeden edemedim...

ne diyim, herşeyin üstüne bi de böyle şeyler için de iyi ki varsiniz...

27.01.2010

kahvaltilik muffin...



cumartesi gunu kar bizi evlere tıkınca, bir garip haller oldu bende de... ne zamandir evde vakit gecirememekten, evde yapılacak bi sürü işten yakınan, ama bulduğu her boş vakitte de kendini ev dışında bir programda bulan ben, mecburen evde olduğum o günde hiç bi yerlere sığamadım... 


öğleden sonraya kadar bu halde ortalıkta dolandıktan sonra, uzun zamandır yapmadığım bişey olan, keyif için mutfakta vakit geçirme fikriyle enerjimi topladım... hemen benim su meshur denenecekler dosyasını açtım, ve şöyle değişiğinden bir tarif seçtim...


tarifin değişik olmasının bir artısı da müthiş sağlıklı olması... içinde alışılagelmişin çok çok altında miktarlarda un, şeker ve yağ var, ya da yok mu demeli... 


ben tarifi nereden kaydettim bilmiyorum, biraz aradım ama birebir benim kaydettiğim şekline rastlayamadım, ama birkaç farklı yerde birbirine çok yakın tarifler var...


ben çok olmamakla birlikte, yine birkaç değişiklik yaptım, burada da tarifi o şekilde veriyorum, bir alternatif de benden olsun...



  • 1 1/4 bardak un
  • 1 tatlı kaşığı kabartma tozu
  • 1/2 tatlı kaşığı karbonat
  • 1/2 tatlı kaşığı tuz
  • 1/2 tatlı kaşığı tarçın
  • 1 bardak yulaf
  • 1/3 bardak süt
  • 2/3 bardak elma rendesi
  • 1/4 bardak esmer şeker
  • 1/4 bardak pekmez (ben dut pekmezi kullandım)
  • 2 yemek kaşığı zeytinyağ
  • 1 büyük yumurta
  • 3 - 4 orta boy havuç, rendelenmiş (1 1/2 bardak gelecek kadar)
  • 1/2 bardak kuru meyve (günkurusu kayısı ve incir kullandım) 
  • !/2 bardak iri dövülmüş ceviz
kuru malzemeleri ve ıslak malzemeleri ayrı kaplarda karıştırıyoruz. sonra hepsiyle çok da akışkan olmayan bir karışım elde ediyoruz. en son kuru meyveler ve cevizleri de ekleyip, muffin kalıplarında 180 derecede, 25-30dk pişiriyoruz... 

karışımın akışkan olmaması önemli, bu noktada paniğe kapılıp, süt, yağ vs. eklememek gerek... çünkü hem elma hem de havuç rendesi pişerken sulandigi için kıvam düşünülenden çok farklı olabiliyor... mesela ben biraz süt ekledim, ama sonra normalden daha uzun süre pişirmem gerekti... 

sabahları kahvaltıda benim gibi arada müsli tüketen ve tüketmek gerektiğini düşünenlerdenseniz, bu muffinleri de seversiniz... benim, içim en rahat şekilde yediğim kek, bunlar oldu diyebilirim... 

malum kış vakti, sıcak yaz günlerini, mini etekleri, bikinileri unutmayıp, ne kadar kalorilere boğulmazsak o kadar iyi...

19.01.2010

barbie ile 50 yıl...



pazar gunu, havaalanı yakınlarında oturan arkadaşlarımıza yapacağımız ziyareti fırsat bilip, forum istanbuldaki barbie ve lego ile 50 yıl sergisine gidebildim, bitmeden... sergiyi gezdigimiz yarım saat dışında, avm ye girmek parketmek ve çıkmak tam bir işkenceydi... çok geçerli bir sebebiniz yoksa, pazar günü oralara gitmemek gerek... biz şantiye zamanlarından giriş çıkışları, alternatif park yerlerini bilmemize rağmen çok bunaldık o anlarda....

sergiye gelince, 1959 da başlayan serüvenin, günümüze kadar ki gelişimini, değişimini, sözkonu yıllardaki akımlardan etkilenişini bir bir izlemek çok keyifliydi... barbie bebeklerin kız çocukları için ifade ettikleri malum, o bir idol... zamanında bende olan iki tanesini orda gorunce de bi buruk oldum nedense...  cumartesi günleri kız arkadaşlar olarak buluşup, barbielerle türlü seneryolar kurgulayıp, saatlerce oynadığımız günleri hatırladım...



koleksiyon barbieler ise ayrı bir olaydı... moda tasarımcılarından, sonra cher den liz taylor a uzanan celebritylerden, ve sinemadan bi sürü karakterden ilham alan barbielerden etkilenmemek imkansız...




serginin, bizim en çok dikkatimizi çeken kismi ise ken di... daha doğrusu ken in evrimi diyeyim... yukaridaki fotografta da gorunuyor zaten... sol üstteki, ilk ken bebeği... ve sevgili ken, afro sacli, daha çok melez etkisi yaratan ilk görüntüsünden, son zamanlardaki sırma sarı saçlı görüntüsüne nasıl kavuştu orası biraz muamma...

15.01.2010

soul kitchen...



uzun zamandır beklediğim bi filmdi soul kitchen... alıştığımız fatih akın filmlerinden farklı olacağını biliyordum, ama zaten biraz da bu yüzden merakla bekliyordum... mekanlarıyla, karakterleriyle, müzikleriyle çok keyifle izlediğim, hissiyatıma çok iyi gelen bir film oldu... biraz sıradan, ama çok çok samimi bir hikeyeydi...

filmin bir restaurant ve onun mutfağiyla ilgili temalardan da beslenmesi, bıçağına tutkuyla bağlı huysuz çingene şef karakteri, restoranın zorlamasız son derece doğal retro ortamı, şarapçı filozof kiracı, ve tabii muhteşem müzikler beni en çok etkileyen şeylerdi...




the doors un soul kitchen şarkısıyla bir ilgisi var mi diye düşünmüştüm, yokmuş... bunu filmi izlemeden önce fatih akın da öğrenmiştik zaten....ama bence esas karakterin jim morrison u bu kadar andırması, saçlarıyla falan, bir ithaf hissi uyandırıyordu...

paslanmaz çelik; paslanmaz çelik, seramik; seramik, chico!!!!

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...